sultanahmetb.jpgSultanahmet Dünya Mirası Alanı, Tarihi Yarımada’nın doğusunda Sarayburnu Tepesi üzerinde bulunan Topkapı Sarayı’nın yer aldığı Sur-i Sultani Bölgesi ile Sultanahmet Bölgesi olmak üzere kendi içinde iki farklı alandan oluşmaktadır. Doğu sınırını Marmara sahil surları oluşturmaktadır. Bu duvarlar Roma çağından Osmanlı döneminin sonuna kadar onarımlarla yaşatılmıştır. Alanın batı sınırı kuzeyde Sur-u Sultani ile başlayıp güneye doğru Küçük Ayasofya’yı da içine alacak şekilde Marmara Surlarına ulaşmaktadır.

Bizans dönemi boyunca birçok önemli yapıyla zenginleşen bu bölge, İmparatorluk sarayı ve Ayasofya’nın bulunduğu bir alan olarak sadece şehrin değil, devletin ve dolayısı ile de yakın coğrafyanın da merkezidir. Ayasofya’nın önünde eskiden Mese olan Divanyolu’nun üzerinde yer alan Million Anıtı, İstanbul’dan Roma’ya giden Via Egnatia’nın başlangıç noktasıdır. Bu yol doğu ve batı dünyası arasında askeri-siyasi, dini-kültürel ilişkilerin etkileşimini sağlamıştır. Bizans döneminde bu alan siyasi ve dini irade ile halkın eğlence hayatının odağı olmuştur. Büyük Saray hem hükümdar ve ailesinin özel hayatının geçtiği alan hem de devletin idari merkezi olarak kullanılan bir mekân olmuştur. Ayasofya dini ve idari gücün sembolüdür. Hipodrom ise halkın günlük hayatındaki eğlence ve yarışların, imparatorluk törenlerinin yapıldığı toplumsal bir mekândır. Akdeniz dünyasının merkezine dönüşen şehir bu coğrafyadan taşınan daha önceki uygarlıklara ait eserlerle ve kutsal emanetlerle geniş bir tarihi ve coğrafi arka plan kazanmıştır. Eski Çağ boyunca güç ve zenginliğin simgesi olan obeliskler Mısır dışında sadece Roma ve İstanbul şehirlerinde yer almıştır. Şehirde meydanları süsleyen anıttan pek azı günümüze ulaşmıştır. Bunlardan Sarayburnu’nda bulunan ve Gotlar Sütunu adıyla anılan anıt, Roma İmparatorluğu’nun kuzeyli barbar halklardan Gotlara karşı kazandıkları zaferin hatırasına dikilmiştir. Yine bu dönem anıtları olan Mısır Dikilitaşı, Örme Dikilitaş ve Yılanlı Sütun Osmanlı dönemi boyunca varlıklarını sürdürerek birçok efsanenin de kaynağı olmuştur. Eski ve Orta çağ kaynaklarında uzun uzun bahsedilen muhteşem imparatorluk sarayı ise daha Bizans döneminde kısmen harap olmuştur. Geniş bahçeler içinde birçok yapıdan oluşan bu sarayın günümüze ulaşan en önemli kısmı Bukoleon Sarayı denilen kısmıdır. Bukoleon Sarayı günümüze ulaşan yegâne Bizans sahil sarayıdır. Sarayın revaklı bir avlusuna ait olduğu anlaşılan döşeme mozaikleri nitelikli işçilikleri, farklı kompozisyon ve formları ile dünyadaki örnekleri arasında eşsizdir.

Bölgede inşa edilen Ayasofya, Ayairini ve Küçük Ayasofya gibi dini yapılar da Akdeniz dünyasının mimari ve süsleme gelenekleri ile oluşturulmuştur. 6. yüzyılda inşa edilen ve olağanüstü boyutlarda alışılmadık tasarımı ile dikkati çeken Ayasofya bir mimarlık şaheseri olarak günümüze ulaşmıştır. Yapının mozaik tekniğinde yapılan tasvirleri Bizans resim sanatının en önemli örnekleri arasında olup dünya resim sanatı açısından da büyük bir öneme sahiptir. Bölgedeki önemli Bizans kiliselerinden Ayairini de boyutlarıyla, avlu, sinthronon gibi birimleriyle bütünlük içinde günümüze ulaşabilen ünik bir eserdir. Ayrıca yapı içerisinde bulunan bezeme Bizans dini hayatının İkonoklasma olarak adlandırılan döneminin günümüze ulaşan tek anıtsal örneğidir. Bizans döneminin önemli bir yerleşim alanı olan bölgede Yerebatan ve Binbirdirek gibi büyük ölçekli sarnıçların dışında, daha küçük ölçülerde olmak üzere elli kadar sarnıç bulunmaktadır. Bu su tesisleri daha önceki dönemin yapı malzemeleri ile inşa edilmiş, Dünya’da Ortaçağ mimarisinin oldukça etkileyici mekânlarıdır. Eski Çağ ve Orta Çağ boyunca dünyanın hiç bir yerinde bu kadar çok sayıda ve bu kadar büyük ölçekte sarnıç inşa edilmemiştir. İnşa edildikleri dönemde sadece su depolamak için kullanılan bu yapıların bir kısmı bugün anıt müze ya da turizm amaçlı kullanılmaktadır.

Osmanlı döneminde şehrin doğu ucunda, Haliç ve Marmara’ya hâkim tepe üzerinde inşa edilmeye başlanan Osmanlı sarayı doğu ve batı saray geleneklerinin şekillendirdiği birimleri ve çeşitli dönemlerde yapılan bölümleriyle sürekli genişlemiştir. 15. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar inşa edilmiş olan Topkapı sarayı her dönemin mimari özelliğini ve süslemelerini bir arada yansıtan ve günümüze ulaşan en önemli yapılar topluluğudur. Osmanlı idaresinin geleneksel yaşam unsurlarını ve mekân kurgusunu en iyi şekilde ifade eden sarayda modern hayata geçişin aşamaları da izlenebilmektedir. Padişahın özel hayatının dışında idari ve eğitim birimlerini de içeren sarayın mimarisi ve yaşam gelenekleri, geniş bir coğrafyada uzun süre yönetici sınıfının konut ve yaşam unsurlarını belirlemiştir.

Bugün müze olarak kullanılan sarayda Akdeniz coğrafyasının en büyük siyasi ve askeri gücü olarak Osmanlı Devleti’nin kimliğini ve beğenisini yansıtan objelerin toplandığı birçok koleksiyon oluşmuştur. Arşiv (Hazine-i Evrak), el yazmalarından oluşan kütüphaneler, saray hazinesi ve mukaddes emanetleri barındıran bölümler müze ziyaretçiler ve araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır. İslam dünyasının en önemli kutsal emanetlerini bünyesinde barındıran saray İslam toplumu açısından ayrı bir öneme sahip olup geniş kitleler tarafından yalnızca bu amaçla da ziyaret edilmektedir. Topkapı Sarayı’nın yanı başında bulunan Ayasofya camiye dönüştürülerek ibadet fonksiyonunu sürdürmüş, bünyesine minareler, medrese, imaret, kütüphane, sebil, sıbyan mektebi, muvakkithane gibi birimler eklenmiş, ayrıca birçok padişah ve hanedan mensubu kişilerin gömüldüğü türbeler ile önemli bir külliye haline getirilmiş ve yapılan tamirlerle yaşatılmıştır.

Şehrin en büyük camisi olarak Ayasofya hem iktidar hem de halk tarafından önemsenmiş, devletin gücünün ve varlığının simgesi olmuştur. Ayasofya İstanbul’da hakkında en çok efsane üretilen yapı olmuştur. Konut alanına dönüşen Bizans imparatorluk sarayının arazisine 17. yüzyılda Mimar Mehmet Ağa tarafından Sultan Ahmet Külliyesi inşa edilmiştir. Sultan I. Ahmet’in bu yapısı At Meydanı’ndaki anıtlar dikkate alınarak konumlandırılmıştır. Osmanlı mimarisinin altı minareli tek yapısı olan Sultan Ahmet Camii Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlar’da inşa edilen edilen birçok yapıda başkent İstanbul’un bir simgesi ve ideal bir cami imgesi olarak resmedilmiştir. Osmanlı padişahlarının ziyaret ettikleri yapılarda dinlenmesi için yapılan ve “hünkâr kasrı” adıyla anılan yapı tipinin de ilk örneği bu camiyle birlikte tasarlanmıştır. Yönetim merkezi olan sarayın 19. yüzyılın ortasında Boğaziçi’ne taşınmasından sonra da bölge hemen hemen bütün devlet dairelerini barındırarak idari merkez olma statüsünü korumuştur. At Meydanı’nın etrafında hemen hemen her dönemde binalar yapılmıştır; Adliye Nezareti (19. yüzyıl ortaları), Ziraat ve Ticaret Nezareti (Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası 1889), Defter-i Hakâni (Tapu Kadastro Binası - 1901) gibi bakanlık binaları ile Darphane-i Amire, Matbaa-i Amire, Müze-i Hümayun, Yeniçeri Müzesi, Sultanahmet Cinayet Tevkifhanesi (Cezaevi), Dar’ül Fünûn, Baytar Mektebi, Sanayi-i Nefise, Sanat Mektebi gibi diğer kamu yapıları da bu alanda yer almıştır. Alanda Vezir İshak Paşa, Hazinedarbaşı Fîruz Ağa, Kapı Ağası Mahmut Ağa, Babü’s-Saâde Ağası Cafer Ağa, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Şeyhülislam Cedid Mehmet Efendi, Hacı Beşir Ağa gibi yüksek rütbeli devlet adamlarının çeşitli büyüklükte yapıları bulunmaktadır. Ayrıca Hürrem Sultan, Zeynep Sultan, Cevri Kalfa gibi saray mensubu hanımların yapıları da Osmanlı kadınının kent dokusunun oluşumuna katkısının örnekleri olarak alanda yer almaktadır.

Alanda cami-mescid, tekke, medrese, türbe, hamam, sebil, çeşme, arasta-çarşı su terazisi, muvakkithane, sıbyan mektebi, imaret gibi yapı tipleri bulunmaktadır. Bunlardan Mimar Sinan tarafından Ayasofya’nın yanında bir çifte hamam olarak ele alınan Haseki Hürrem Sultan’ın hamamı tasarımı açısından Türk hamam mimarisinin nadir örneklerinden biridir. Akdeniz dünyasının eski yıkanma geleneklerini günümüze ulaştıran hamamlar modern kent yaşamında önemini giderek kaybetmekle birlikte hala yaşamaya devam etmektedir. Akbıyık, İshakpaşa, Çardaklı, Arasta alandaki diğer hamamlardır. Sultan III. Ahmet tarafından Topkapı Sarayı’nın girişinde yaptırılan meydan çeşmesi, dört çeşme ve dört sebiliyle Osmanlı su mimarisinin en anıtsal örneği olup geniş saçakları, süs kubbeleri ve doğu ile batının süsleme geleneklerini birleştiren süsleme programıyla önemlidir. Vaktiyle yoğun ahşap dokuya sahip olan bölgede bugün Akbıyık ve Cankurtaran mahallelerinde ahşap konutlar bulunmaktadır. 18. yüzyılın Osmanlı müziğinin ünlü bestekârlarından Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin Akbıyık’taki evi yakın zamanda restore edilmiş olup Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği tarafından kullanılmaktadır. Dünya Mirası Alanında tarih öncesi çağdan günümüze insanlık tarihi boyunca oluşturulmuş farklı kültürler ve inançların başyapıtlarını barındıran koleksiyonları ile Topkapı Sarayı, Türk İslam Eserleri Ayasofya müzelerinden başka İstanbul Arkeoloji, Vakıflar Halı ve Kilim Müzesi gibi kurumlar da yer almaktadır. Bu kurumlar mimarileriyle de birer anıt eser niteliğindedir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Mısır’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Ege Adaları ve Balkanlara uzanan Osmanlı topraklarından derlenen zengin koleksiyonuyla dünyanın en eski ve önemli müzelerindendir. Alandaki anıtların her biri Dünya Mirası Listesi’ne önerilecek zengin bir geçmişe sahip ve önemdedir.